Türkiye’de 1948’de çıkarılan ilk af yasasında ‘gecekondu’ kelimesi bile geçmiyordu. Sadece Ankara’daki göç edenlerin ve memurların barınma krizini çözme amaçlı hazine arazilerinin ucuza dağıtılmasını kapsıyordu. Meclis bunun diğer şehirlerde olmayacağını umut etmişti. Ancak iş işten geçmişti. Zeytinburnu ve Kağıthane gibi büyük gecekondu mahalleleri bu dönemin hemen peşinden doğdu.
1950 li yıllarda devlet kısır döngüye girdi. Bir yandan gecekondu yapımını kesin bir dille yasaklıyor, diğer yandan her seçim öncesinde yeni bir bağışlama yasası çıkarıyordu.
Sonuç ?
1955’te 50 bin olan gecekondu sayısı, aflara rağmen1980 de 1 milyon 150 bine fırladı.Kurallara uymayanlar her seferinde ödüllendiriliyordu.
1980’ler den sonra işler değişti. Olay artık sadece başını sokacak bir ev arayan dar gelirlinin barınma çabası değildi. ’Tapu tahsis belgeleri’ ve ‘Islah imar planları’ ile kent toprağı, sermaye birkiminin ve rantın merkezine oturdu. İş yerlerine çevrilen gecekondular. Boğaz’daki kaçak yapılar ve lüks villalar bile affedilmeye başlandı. Yasadışı olan, bir imza ile yasallaşıyordu.
Kentsel alanlardaki hazine arazileri. David Harvey’in sıkça eleştirdiği o ‘sermaye birikimi’ süreçlerin bir aracı haline geldi. Su ve elektriği kesilmesi gereken kaçak yapılara, sırf ‘çevre sağlığı’ veya ‘seçmen memnuniyeti’ bahaneleriyle altyapı götürüldü. Planlama disiplini, siyasetin günübirlik kararlarına yenik düşürüldü.
Bugüne kadar çıkarılan tüm aflar ‘bu son’ denilerek çıkarıldı. Ancak 7143 sayılı son ‘İmar Barışı’ Türkiye tarihinin en geniş kapsamlı torba yasasıydı.
Deprem riskinin en yüksek olduğu, mühendislik hizmeti almamış yapılar bile affedildi ve dayanıklılık sorumluluğu tamamen vatandaşın beyanına bırakıldı.
Geldiğimiz noktada mülkiyet sorunu çözüldü belki ama altyapı, ulaşım ve afet riski sorunları büyüdü.












